ANALİZ - Pax-Americana'dan Pax-Sinica'ya mı? Hegemonik geçişin anatomisi

TAKİP ET

İstanbul - Ekonomik, siyasi ve askeri gücün ağırlık merkezlerinin kademeli olarak Asya-Pasifik'e kayması, uluslararası sistemde yapısal bir dönüşümün habercisi olarak değerlendirilmelidir. Tarihsel deneyim gösteriyor ki bu üç güç unsuru birlikte hareket eder

İstanbul Haberleri -

Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Necmettin Acar, ekonomik, siyasi ve askeri gücün Asya-Pasifik'e kaymasıyla yaşanan üçlü küresel güç dönüşümünü AA Analiz için kaleme aldı.

***

2008 küresel ekonomik krizi, sadece küresel piyasaları sarsmanın ötesinde Batılı ekonomilerin zayıflıklarını açığa çıkararak, küresel iktisadın ağırlık merkezinin Asya-Pasifik’e doğru geri dönüşsüz bir şekilde kaymasıyla sonuçlandı. Bu değişimin arkasındaki itici güç, Batı ekonomileri durgunluk yaşarken bile iki haneli büyüme hızını sürdürebilen Çin’di. Günümüzde küresel hasılanın satın alma gücü bazında en büyük payı Asya-Pasifik bölgesine ait bulunuyor ve bu eğilimin tersine çevrilmesini beklemek için somut bir gerekçe de bulunmuyor.

7 Ekim sonrası gelişmeler, siyasi gücün de Asya-Pasifik’e doğru kaydığının açık işaretlerini veriyor. Washington’un bu dönemde izlediği tutarsız politikalar, siyasi belirleyicilik gücünü ciddi biçimde aşındırdı. Ortaya çıkan bu boşluğu ise Çin, pragmatik de olsa tutarlı yaklaşımıyla hızla dolduruyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) dört daimi üyesi liderinin peş peşe Pekin’i ziyaret etmesi, bu kaymanın hem somut hem de sembolik tezahürü olarak değerlendirilmelidir.

Ancak dönüşümün belki de en kritik boyutu, askeri gücün de aynı istikamette hareket ediyor olmasıdır. Dolayısıyla bugün küresel hegemonyanın üç temel direği olan ekonomik, siyasi ve askeri gücün Asya-Pasifik’e kaymasına tanıklık ediyoruz. ABD Başkanı Donald Trump’ın 13 Mayıs’taki Pekin ziyareti, bu yapısal dönüşümü simgesel düzeyde de onaylayan tarihi bir an olarak kayda geçti.

- Ekonomik kayma: 2008’den bugüne

2008 krizi patlak verdiğinde ABD ve Avrupa ekonomileri domino etkisiyle çökerken, Çin aldığı tedbirlerle hem kendi ekonomisini hem de küresel talebi ayakta tutmayı başardı. O dönemde Batılı analistler, Çin’in bu müdahalesini “geçici bir istisna” olarak değerlendirdiler. Ancak sonraki 15 yıl, bu değerlendirmenin ne denli yanıltıcı olduğunu kanıtladı. Çin, kriz sonrası dönemde toparlanmanın ötesinde küresel tedarik zincirlerinin merkezine yerleşti. Ayrıca, teknolojik atılımlar yaparak gelişmekte olan dünyanın vazgeçilmez ortağı haline geldi.

2012 yılında ilan edilen Kuşak ve Yol Girişimi, bu ekonomik yükselişin coğrafi ifadesi oldu. Pekin, Afrika’dan Latin Amerika’ya, Orta Asya’dan Güneydoğu Asya’ya uzanan bir yatırım ağıyla Batılı finans kurumlarının on yıllardır ihmal ettiği bölgelere sermaye akıttı. Bu süreçte ABD ve Avrupa’nın küresel ekonomik yönetişimdeki ağırlığı görece azalırken, Çin liderliğindeki Asya-Pasifik bloku dünya ekonomisinin büyüme dinamiğini belirleyen başat güç haline geldi.

- Siyasi kayma: 7 Ekim sonrası

Ekonomik kayma görece sessiz ve kademeli bir süreçte gerçekleşirken, siyasi kayma çok daha dramatik ve sarsıcı oldu. Washington, on yıllardır “insan hakları”, “kurallara dayalı uluslararası düzen” ve “demokratik değerler” söylemini küresel liderliğinin meşruiyet temeli olarak kullanıyordu. Ancak 7 Ekim sonrası diplomatik kalkan, silah sevkiyatı ve Birleşmiş Milletler (BM) vetolarıyla, İsrail’in sivil halka yönelik soykırımına verdiği koşulsuz destek bu söylemi küresel kamuoyu nezdinde inandırıcılıktan yoksun bırakarak ABD’nin normatif gücünü aşındırdı.

Bu normatif çöküş, Körfez bölgesinde somut siyasi sonuçlar üretti. ABD’nin bölgedeki müttefikleri -başta Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar- Washington’un sunduğu güvenlik garantisinin güvenilirliğini sorgulamaya başladı. İran krizinde askeri bir çözüm üretemeyen, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimi yönetmekte zorlanan ve bölgesel istikrarı sağlamaktan giderek uzaklaşan ABD, fiili güvenlik sağlayıcısı rolünü kaybetme sürecine girdi. Trump’ın Pekin ziyareti, bu gerçeği örtbas etmek yerine paradoksal biçimde pekiştirdi. Ziyaret, ABD’nin bölgedeki gücünü sergilemekten çok bu gücü ticari anlaşmalara indirgeyerek Washington’un stratejik vizyonsuzluğunu tescil etti.

ABD’nin bölgede askeri güç kullanımına dayalı ve giderek işlevsizleşen yaklaşımının karşısında Çin, müdahalesizlik, egemenlik haklarına saygı ve ekonomik ortaklık ilkelerine dayanan tutarlı bir diplomasi sergiliyor. Bu tutarlılık, Körfez ülkeleri nezdinde Pekin’in siyasi güvenilirliğini artırırken, Washington’un öngörülemez ve çelişkili politikalarıyla keskin bir tezat oluşturuyor.

- Askeri kayma: Üçüncü ve belirleyici eksen

Çin’in son 20 yılda gerçekleştirdiği askeri modernizasyon ve kapasite artışı, Pekin’in ekonomik ve diplomatik yükselişini destekleyen üçüncü ve kritik ayağı oluşturuyor.

Çin’in savunma bütçesi, 2000 yılında 20 milyar dolar civarındayken, 2024 itibarıyla 230 milyar doları aşmış durumda ki bu, ABD'den sonra dünyanın ikinci en büyük askeri harcamasıdır. Ancak bu rakamlar, satın alma gücü paritesi ve personel maliyetleri dikkate alındığında Çin’in fiili askeri kapasitesini tam yansıtmıyor. Pekin'in bu bütçeyle yalnızca niceliksel büyüme değil, niteliksel dönüşüm de gerçekleştirmesi, Çin’i teknolojik olarak ABD’ye yakınlaştıran bir güç haline getirmiş durumda.

ABD, hala dünyanın en güçlü askeri gücüdür ancak bu üstünlük artık mutlak değildir. Özellikle 28 Şubat'ta başlayan savaş ABD’nin askeri gücünü önemli ölçüde yıpratmış durumdadır. Askeri güç, nihai tahlilde siyasi sonuçlar üretme kapasitesinin garantörüdür. ABD’nin askeri kapasitesindeki aşınmaya karşın Çin’in artan askeri kapasitesi, Pekin’e küresel siyaseti kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmede güçlü enstrümanı sağlamaktadır.

- Üçlü kaymanın küresel sonuçları

Ekonomik, siyasi ve askeri gücün ağırlık merkezlerinin kademeli olarak Asya-Pasifik’e kayması, uluslararası sistemde yapısal bir dönüşümün habercisi olarak değerlendirilebilir. Tarihsel deneyim gösteriyor ki bu üç güç unsuru birlikte hareket eder: Ekonomik güç siyasi nüfuz yaratır, siyasi nüfuz askeri kapasiteyi besler, askeri kapasite de nihai olarak siyasi sonuçları belirler. 19. yüzyılda Britanya’nın, 20. yüzyılda ABD’nin küresel hegemonyası tam da bu üçlü dinamiğin bir araya gelmesiyle mümkün oldu. Bugün aynı dinamiğin bu kez Çin lehine işlemeye başladığı görülüyor.

Küresel sistemin üç temel ekseni farklı başlangıç noktalarından hareketle aynı yöne doğru evirildi. 2008 mali krizi ekonomik kaymanın başlangıcını işaret ederken, 7 Ekim 2023 sonrası gelişmeler siyasi kaymanın tetikleyicisi oldu. Çin’in askeri modernizasyonu ve kapasite artışı ise bu güç kaymalarını kalıcılaştıran yapısal temel haline geldi.

Bu süreçte ABD ise çok yönlü bir aşınma sürecinin içinde. İsrail’in Gazze’deki soykırımına verdiği koşulsuz destekle normatif meşruiyetini, İran karşısında askeri çözüm üretememesiyle güvenlik garantisinin inandırıcılığını, Trump’ın sığ ticari yaklaşımıyla stratejik vizyonunu ve teknolojik yakınsamayla mutlak askeri üstünlüğünü kaybediyor. Bu dörtlü aşınma, Batı hegemonyasının yapısal temellerini derinden sarsmaktadır.

Karşı tarafta Çin, ekonomik gücünü diplomatik tutarlılık ve artan askeri kapasiteyle harmanlayarak küresel siyasette belirleyici bir aktör olarak yükselişini sürdürüyor. Tüm bu gelişmeler, Pax Americana’dan Pax Sinica’ya doğru hegemonik bir geçişe işaret ediyor.

[Doç. Dr. Necmettin Acar, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanıdır.]

* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

ABD Asya-Pasifik Çin Pax-Americana Pax-Sinica