ANALİZ - Ahlaki güçten jeopolitik güce: Vatikan diplomasisi nasıl dönüşüyor?

TAKİP ET

İstanbul - Papa 14. Leo döneminde dikkat çeken değişim, Vatikan'ın artık sessiz arabulucu rolüyle yetinmeyeceğinin işaretidir. Rusya-Ukrayna Savaşı, Gazze krizi ve İran gerilimi gibi başlıklarda Vatikan'ın daha görünür, daha doğrudan ve daha müdahil bir söylem geliştirdiğini görüyoruz - Papa 14. Leo ile birlikte Vatikan diplomasisinde belirgin bir dönüşüm yaşandığı söylenebilir. Bu dönüşüm Vatikan'ın temel ilkelerini değiştirmemiştir ancak diplomatik görünürlüğünü, söylemsel müdahaleciliğini ve küresel krizlerdeki etkisini artırmıştır - Ukrayna, Gazze ve İran örnekleri, Vatikan'ın artık yalnızca dua eden bir dini kurum değil, küresel meşruiyet mücadelelerinde aktif rol oynayan bir aktör haline geldiğini göstermektedir

İstanbul Haberleri -

Samsun Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mahmut Aydın, Vatikan diplomasisinin Papa 14. Leo döneminde geçirdiği dönüşümü AA Analiz için kaleme aldı.

***

ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD/İsrail-İran Savaşı bağlamındaki sert söylemleri ve İsrail’e verdiği koşulsuz desteği karşısında Papa 14. Leo’nun savaş karşıtı açıklamaları dikkat çekici bir karşı söylem oluşturdu. Öyle ki 14. Leo’nun Tanrı adına savaş ve ahlaki misyon söylemleriyle meşrulaştırılan askeri müdahaleleri açık biçimde eleştirmesi, yalnızca dini bir vicdan çağrısı olarak değil, küresel siyasete yönelik doğrudan bir ahlaki müdahale olarak yorumlandı. Tam da bu açıklamaların ardından ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Vatikan’a giderek Papa 14. Leo ile görüşmesi, Vatikan diplomasisinin yeniden küresel siyasetin merkezinde konumlandığı yönündeki tartışmaları güçlendirdi.

- Papa 14. Leo ile birlikte dönüşen Vatikan diplomasisi

Vatikan, modern uluslararası sistem içerisinde klasik anlamda askeri, ekonomik ya da demografik bir güç olmamasına rağmen yüzyıllardır küresel siyasetin en etkili aktörlerinden biri olmayı başarmıştır. Bunun temel nedeni, Vatikan’ın maddi güçten ziyade ahlaki meşruiyet üretme kapasitesidir. Papalık makamı özellikle savaşlar, insani krizler ve küresel kutuplaşma dönemlerinde dini bir otorite olmanın yanında uluslararası sistemin vicdani merkezi gibi kendini konumlandırmaktadır. Papa 14. Leo ile birlikte Vatikan diplomasisinin tonunda ve yönteminde yaşanan değişim ise bu rolün yeniden tanımlandığını göstermektedir.

Aslında Vatikan diplomasisinin temel karakteri tarihsel olarak dengeci ahlaki müdahale üzerine kuruluydu. Soğuk Savaş döneminde Papa 2. Jean Paul’un Doğu Avrupa’daki komünist rejimlere karşı geliştirdiği manevi-politik strateji, Vatikan’ın küresel siyasette ne kadar etkili olabileceğini göstermişti. Polonya’daki Dayanışma Hareketi’nin moral desteğinde papalığın rolü yalnızca dini olmanın yanında stratejik bir müdahaleydi. Benzer şekilde Küba-ABD yakınlaşmasında, Latin Amerika’daki insan hakları krizlerinde ya da Afrika’daki iç savaşlarda Vatikan çoğu zaman doğrudan taraf olmadan arabulucu rolü üstlenmişti. Papa 14. Leo döneminde dikkat çeken değişim, Vatikan’ın artık sessiz arabulucu rolüyle yetinmeyeceğinin işaretidir. Nitekim Rusya-Ukrayna Savaşı, Gazze krizi ve İran gerilimi gibi başlıklarda Vatikan’ın daha görünür, daha doğrudan ve daha müdahil bir söylem geliştirdiğini görüyoruz. Bu durum diplomatik üslup değişikliğinden öte Vatikan’ın küresel sistemde yeniden konumlanma arayışının işareti olarak okunabilir.

Bu dönüşümün en görünür olduğu alan Gazze oldu. Gazze’de yaşanan insani yıkım ve soykırım karşısında Vatikan’ın kullandığı dil, geçmiş dönemlere kıyasla çok daha doğrudan ve politikti. Papa 14. Leo sivillerin korunmasını merkeze alan açıklamalar yaptı, savaşın yarattığı ahlaki çöküşü vurguladı ve özellikle Batı dünyasının çifte standart tutumuna dolaylı da olsa eleştiri yöneltti. Bu durum Vatikan’ın dini bir otorite olma yanında küresel ahlaki çerçeveyi şekillendirmeye çalışan bir norm üreticisi gibi hareket ettiğini göstermektedir.

İran krizi ise bu yeni diplomatik yaklaşımın en tartışmalı alanlarından biri oldu. Papa 14. Leo’nun İran konusunda daha doğrudan savaş karşıtı bir pozisyon alması, özellikle ABD’deki bazı çevrelerde dikkati çekti. Papa’nın sınırsız güç sahibi olduğunu düşünen liderlerin savaş politikalarını eleştirmesi, Washington ve Tel Aviv’e dolaylı fakat güçlü mesajlar içeriyordu. Bu nedenle Rubio’nun Vatikan ziyaretinin sıradan bir diplomatik nezaket görüşmesinden ziyade büyüyen söylemsel gerilimin yönetilmesi olarak da okunması gerektiği aşikardır.

- Papa 14. Leo'nun söylemleri ABD dış politikasıyla ne kadar örtüşüyor?

Bu noktada Papa 14. Leo’nun ABD vatandaşı olması ayrı bir tartışma doğurmaktadır. Tarihte ilk kez bir Amerikan vatandaşının papalık makamına yükselmesi, doğal olarak Vatikan diplomasisinin Amerikan dış politikasıyla ilişkisi konusunda soru işaretleri yarattı. Özellikle Papa Leo’nun seçimiyle birlikte Vatikan’ın küresel krizlerde daha aktif, daha görünür ve daha politik bir rol üstlenmesi, bazı çevrelerde bunun ABD’nin küresel stratejileriyle uyumlu yeni bir papalık politikası olduğu yorumlarına neden oldu. Gerçekten de belirli alanlarda örtüşme görülmektedir.

Ukrayna konusunda Vatikan’ın Rusya’ya yönelik eleştirel dili Batı bloğunun genel yaklaşımına tamamen ters değildir. Çin konusunda insan hakları ve dini özgürlükler vurgusu da Atlantik merkezli söylemlerle belirli ölçüde paralellik taşımaktadır. Bu nedenle bazı yorumcular Papa 14. Leo dönemindeki Vatikan diplomasisinin Batı merkezli liberal uluslararası düzenin ahlaki ayağını güçlendirdiğini savunmaktadır. Ancak mesele yalnızca bundan ibaret değildir. Çünkü Gazze ve İran örnekleri, Vatikan’ın her zaman Washington çizgisine yakın durmadığını da göstermektedir. Özellikle Gazze konusunda Vatikan’ın sivillerin korunmasına dair yaptığı güçlü vurgu ve savaşın ahlaki sonuçlarına ilişkin sert açıklamalar, ABD’nin İsrail’e verdiği koşulsuz desteğe dolaylı bir eleştiri niteliği taşımaktadır. Benzer şekilde İran konusunda Papa’nın doğrudan savaş karşıtı bir tutum benimsemesi de Amerikan güvenlik söylemiyle tam anlamıyla örtüşmemektedir.

Bu nedenle Papa 14. Leo’nun Amerikan kimliğini yalnızca ABD’nin Vatikan üzerindeki etkisi şeklinde okumak eksik olur. Burada daha karmaşık bir yapı söz konusudur. Papa Leo bir yandan Batı dünyasının içinden gelen bir figürdür, diğer yandan Batı’nın güç siyasetini sınırlandırmaya çalışan evrensel bir ahlaki otorite gibi davranmaktadır. Bu ikili yapı Vatikan diplomasisini daha da önemli hale getirmektedir.

Burada iki ihtimal üzerinde durmak mümkündür. Birinci ihtimale göre Vatikan ile ABD arasında kontrollü bir rol paylaşımı vardır. Bu senaryoda Trump sert gücü, Papa ise ahlaki meşruiyeti temsil etmektedir. Biri baskı üretirken, diğeri vicdani sınırlar çizer; biri savaş politikalarını yürütürken, diğeri insani söylem geliştirir. Böylece sistem tamamen sertleşmeden meşruiyetini koruyabilir. İkinci ihtimal ise Papa’nın gerçekten samimi biçimde savaş karşıtı olması fakat bu ahlaki söylemin küresel güç dengelerini değiştirecek somut kapasiteye sahip olmamasıdır. Her iki ihtimalde de değişmeyen gerçek şudur: Modern dünyada ahlaki söylem tek başına savaşı durdurmaya yetmemektedir.

Tam da bu noktada Vatikan’ın yumuşak güç kapasitesi devreye girer. Joseph Nye’ın tanımladığı anlamıyla Vatikan, dünyanın en etkili yumuşak güç aktörlerinden biridir. Askeri kapasitesi olmamasına rağmen yaklaşık 1,5 milyar Katolik üzerindeki manevi etkisi sayesinde küresel meşruiyet üretme gücüne sahiptir. Çünkü savaşlar yalnızca cephede değil, insanların hafızasında ve vicdanında da kazanılır. Hangi tarafın haklı, hangi tarafın saldırgan ya da meşru olduğu çoğu zaman ahlaki çerçevelerle belirlenir.

Burada Antonio Gramsci’nin hegemonya teorisi önem kazanmaktadır. Gramsci’ye göre asıl güç yalnızca zor kullanmak değil, rıza üretmektir. Vatikan tam da bu alanda etkili olmaktadır. Emir vermez ama norm belirler. Doğrudan savaşmaz ama hangi savaşın meşru kabul edileceği konusunda küresel algıyı etkiler. Papa 14. Leo dönemindeki diplomatik aktivizm de tam olarak bu ahlaki hegemonya alanında yürütülmektedir.

Sonuç olarak, Papa 14. Leo ile birlikte Vatikan diplomasisinde belirgin bir dönüşüm yaşandığı söylenebilir. Bu dönüşüm Vatikan’ın temel ilkelerini değiştirmemiştir ancak diplomatik görünürlüğünü, söylemsel müdahaleciliğini ve küresel krizlerdeki etkisini artırmıştır. Ukrayna, Gazze ve İran örnekleri, Vatikan’ın artık yalnızca dua eden bir dini kurum değil, küresel meşruiyet mücadelelerinde aktif rol oynayan bir aktör haline geldiğini göstermektedir.

[Prof. Dr. Mahmut Aydın, Samsun Üniversitesi Rektörüdür.]

* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

ABD Başkanı Donald Trump gazze Papa 14. Leo Rusya-Ukrayna savaşı Vatikan