
Ankara Haberleri - Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA araştırmacısı Prof. Dr. Erman Akıllı, yapay zekanın derinleştirdiği teknolojik hiyerarşiyi ve buradaki kutuplaşmanın modern toplum yapısına ve devletlerin egemen eşitliğine etkisini AA Analiz için kaleme aldı.
***
Birleşmiş Milletler (BM) Antlaşması’nın 2. maddesinin 1. fıkrası, örgütün en temel yapı taşlarından biri olan “devletlerin egemen eşitliği” ilkesini güvence altına alıyor. Bu ilke uyarınca, yüzölçümü, nüfusu, ekonomik veya askeri gücü ne olursa olsun, BM üyesi olan tüm devletler, uluslararası hukuk önünde eşit hak ve ödevlere sahiptir.
Her ne kadar "de jure" (hukuki) olarak, böyle bir düzenleme kağıt üzerinde ifade edilmiş olsa da "de facto" (fiili) durumda farklı bir düzenin işlediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) beş daimi üyesine tanınan veto yetkisi, rezerv para ihraç edebilme imtiyazı, hassas teknolojilerin transferine konulan sınırlamalar ve kalkınma kredilerine iliştirilen koşullar, bu sıra düzeninin görünen basamakları olageldi. Günümüzde ileri teknolojiler, özellikle yapay zeka, öncekilerin aksine hiçbir resmi ayrıcalık ilan etmeksizin, bu basamaklara bir yenisini ekliyor.
Derinleşen teknolojik hiyerarşi
Uluslararası sistemin teknokutup bir düzene evrildiği günümüzde güç ve otorite, devletler arasındaki geleneksel dağılımın ötesine geçerek devletlerle küresel teknoloji şirketleri arasında yeniden paylaşılıyor. Yapay zeka ekosistemi ileri düzey çiplerin tasarımı ve üretimi, büyük ölçekli bulut ve veri merkezi altyapıları, temel modellerin geliştirilmesi ve bu modelleri milyarlarca kullanıcıya ulaştıran dağıtım kanalları olmak üzere birbiriyle bağlantılı dört stratejik katmandan oluşuyor. Bu katmanlardaki kapasite ve nüfuz, büyük ölçüde ABD ve Çin merkezli az sayıdaki küresel teknoloji şirketinde yoğunlaşıyor. Böylece uluslararası sistem, yapay zekayı tasarlayan, eğiten ve yöneten aktörlerle başkalarının geliştirdiği sistemleri kullanan ülkeler arasında giderek derinleşen bir teknolojik hiyerarşi içinde yeniden şekilleniyor. Devletler, uluslararası sistemin hukuki ve siyasi kurucu birimleri olmayı sürdürürken bilançosu birçok devletin milli gelirini aşan teknoloji şirketleri de sistemin altyapısını, bilgi akışını ve bilişsel alanını yönlendiren fiili güç merkezlerine dönüşüyor. Teknokutup düzen, tam olarak bu yeni güç mimarisini ifade ediyor.
Söz konusu teknokutup düzen içerisindeki mevcut eğilimler devam ettiği sürece üreticilerle tüketiciler arasındaki uçurumun daha da derinleşmesi bekleniyor. Çünkü teknokutup yapı, kendi kendini besleyen bir yoğunlaşma döngüsü inşa eder. Nitekim sermaye en gelişmiş modellere yönelirken bu modeller daha geniş kullanıcı kitlelerine ulaşır, artan kullanım yeni veri üretir, veri akışı modellerin kapasitesini daha da güçlendirir ve oluşan teknolojik ekosistem dünyanın nitelikli insan kaynağını kendine doğru çeker. Böylece veri, sermaye, hesaplama gücü ve yetenek aynı merkezlerde birikerek mevcut teknolojik üstünlüğün yeniden üretilmesini sağlar.
Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın 2025 tarihli Teknoloji ve Yenilik Raporu, yukarıdaki satırlarda ifade edilen yapay zeka alanındaki ekonomik gücün ve yatırımların sınırlı sayıda şirket ve ülkede toplandığını rakamlarla teyit ediyor. Rapora göre yapay zeka pazarının 2033 yılında 4,8 trilyon dolar düzeyine ulaşması beklenirken yalnızca 100 şirket dünyadaki kurumsal araştırma ve geliştirme harcamalarının yaklaşık yüzde 40’ını tek başına gerçekleştiriyor. Küresel özel yapay zeka yatırımlarının yaklaşık yüzde 70’i ise tek bir ülkede toplanıyor. Aynı rapor, çoğu Küresel Güney’den olmak üzere 118 ülkenin yapay zeka yönetişiminin şekillendiği başlıca müzakere süreçlerinde hiçbir surette temsil edilmediğini de söylüyor. Bir standardın hangi aktörlerin katılımı ve hangi öncelikler doğrultusunda belirlendiği, gelecekte uyum maliyetini hangi ülkelerin üstleneceğini de tayin ediyor. Karar alma süreçlerinde temsil edilmeyen ülkeler, kendi ihtiyaç ve önceliklerini kurallara yansıtamazken başkaları tarafından belirlenen standartlara uyum sağlamak zorunda kalıyor.
Epistemik bağımlılık
Uçurumun en derin boyutu, epistemik bağımlılık kavramıyla açıklanabilir. Epistemik bağımlılık, bir toplumun hangi bilgi kaynaklarına erişeceği, bu bilgileri hangi kavramsal çerçeveler içinde anlamlandıracağı, hangi soruları önemli ve hangi cevapları makul kabul edeceği üzerinden kendi dışında geliştirilen modellerin belirleyici hale gelmesiyle ortaya çıkıyor. Klasik bağımlılık kuramları sermaye, üretim kapasitesi ve ticaret ilişkileri üzerinden işleyen maddi tabiiyet biçimlerine odaklanırken epistemik bağımlılık, bilgi üretimi ve muhakeme süreçlerinin dışarıda şekillendirilen bilişsel mimarilere bağımlı olmasını ifade ediyor. Kendi yapay zeka kapasitesini geliştiremeyen bir ülke, kullandığı teknolojiyle birlikte o teknolojiye gömülü öncelikleri, sınıflandırmaları ve varsayımları da ithal eder.
Modelin hangi kaynakları güvenilir kabul ettiği, hangi kavramları merkeze taşıdığı ve tarihsel hadiseleri hangi çerçevede yorumladığı, onu kullanan kurumların kararlarına sessizce nüfuz eder. Kamuda hazırlanacak bir raporun, üniversitedeki bir araştırmanın veya medyadaki bir haberin arka planı bu modeller aracılığıyla oluşturulduğunda, ortaya çıkacak içerik biçimsel olarak yerli görünse de başkalarının kurduğu epistemik çerçevenin izlerini taşıyacaktır. Bu bağımlılığın görünmezliği etkisini azaltmanın aksine teşhis edilmesini, sorgulanmasını ve müzakere edilmesini güçleştiriyor.
Epistemik bağımlılık üç katmanda tezahür ediyor. Veri katmanında bir toplumun ürettiği arama kayıtları, sosyal medya paylaşımları ve dijitalleştirilmiş arşivler, o toplumun denetimi dışındaki havuzlara akar ve orada bir değere dönüşür. Model katmanında, bu veriyle eğitilen yapının neyi söyleyip neyi söylemeyeceğine ilişkin kurallar “dışarının” karar düzeninde belirlenir. Bağımlılığın en az fark edilen boyutu, arayüz katmanında ortaya çıkar. Kullanıcı, bilgiye sohbet pencereleri veya arama sonuçlarının başında sunulan hazır özetler üzerinden erişmeye alıştıkça soru üretme, kaynakları karşılaştırma ve bağımsız muhakeme yürütme kapasitesi giderek zayıflayabilir. Sorularını başkalarının kurduğu çerçeveler içinde formüle etmeye başlayan bir toplum, cevaplarının sınırlarını da büyük ölçüde başkalarına bırakmaktadır.
Algoritmik feodalite ve orta sınıfın geleceği
Bu bağımlılığın iktisadi boyutu, algoritmik feodalite kavramıyla açıklanabilir. Bu düzende teknolojik kapasiteye sahiplik, erişim ve izin rejimleri üzerinden yeniden şekilleniyor. Devletler, üniversiteler ve şirketler temel model altyapılarından ancak sağlayıcıların belirlediği abonelik ve lisans koşulları çerçevesinde yararlanabiliyor. Fiyatlandırmanın değiştirilmesi, kullanım şartlarının güncellenmesi veya belirli bir coğrafyanın hizmet kapsamı dışında bırakılması, bu altyapılara bağımlı kurumların ve sektörlerin işleyişini doğrudan etkileyebiliyor. Egemenliğin uygulanma kapasitesinin özel bir şirketin hizmet sözleşmesine bağlanması, egemen eşitlik ilkesini dijital alanda aşındıran en görünmez bağımlılık biçimlerinden biri. Kalkınma iktisatçılarının 20. yüzyılın ortalarında tarif ettiği eşitsiz mübadele de veri üzerinden yeniden üretiliyor. Nitekim toplumların ürettiği ham veri dışarıda işlenip ekonomik değere ve teknolojik kapasiteye dönüştürülüyor, ardından aynı toplumlara ücretli bir hizmet olarak geri sunuluyor.
Teknolojik uçurumun modern toplumdaki etkileri, özellikle orta sınıfın dönüşümünde görünür hale geliyor. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) 2024 tarihli çalışması, küresel istihdamın yaklaşık yüzde 40’ının yapay zekanın etkilerine açık olduğunu, bu oranın gelişmiş ekonomilerde yüzde 60’a yükselirken yükselen piyasa ekonomilerinde yüzde 40, düşük gelirli ülkelerde ise yüzde 26 düzeyinde kaldığını ortaya koyuyor. Önceki otomasyon dalgaları ağırlıklı olarak rutin ve fiziksel görevleri dönüştürürken üretken yapay zeka, doğrudan bilişsel emeğe ve beyaz yakalı mesleklere nüfuz ediyor. Modern orta sınıfın ekonomik ve toplumsal konumu büyük ölçüde diploma, uzmanlık ve kurumsal tecrübeye dayanıyor. Yapay zeka ise bu birikimle üretilen bazı görevlerin ekonomik değerini ve mesleki hiyerarşi içindeki yerini yeniden şekillendiriyor. Bir hukuk bürosunda dilekçenin, bir bankada ise raporun ilk taslağının model tarafından hazırlanması, genç çalışanların mesleği öğrenerek tecrübe kazandığı giriş basamaklarını daraltıyor. Böylece yapay zeka, belirli görevleri otomatikleştirmenin ötesine geçerek orta sınıfın yetişme, uzmanlaşma ve yükselme güzergahını da dönüştürüyor.
Buna karşılık bu dönüşümün, teknolojik gücü elinde tutan geniş bir üst sınıf oluşturacağı ve orta sınıfı bütünüyle ortadan kaldıracağını söylemek doğru olmayacaktır. Zira ortaya çıkan yapı, giderek daralan fakat güç yoğunluğu artan bir teknolojik elit tabakaya işaret ediyor. Çünkü modelleri tasarlama, yönlendirme ve denetleme kapasitesi giderek daha az sayıda aktörün elinde toplanıyor. Orta sınıf ise kendi içinde katmanlaşıyor. Üstte modelleri yönlendiren sınırlı bir uzman grubu, altta model çıktılarını kontrol eden, düzelten ve sisteme veri sağlayan, buna karşılık pazarlık gücü giderek zayıflayan geniş bir çalışan kesimi oluşuyor. Bu iki katman arasındaki ayrım, gelir düzeyinin ötesine uzanıyor: İlki kararların çerçevesini kurarken ikincisi sistemin ürettiği kararları denetleyip uyguluyor. Bununla birlikte küresel ölçekte de eşitsizliğin derinleşeceğine dair güçlü emareler bulunuyor. IMF’nin 2025 tarihli çalışması, yapay zekanın gelişmiş ekonomilerde oluşturacağı büyüme etkisinin düşük gelirli ülkelere kıyasla iki katından fazla olabileceğini ortaya koyuyor. Yapay zeka hesaplama gücüne, nitelikli veriye, enerji altyapısına, insan kaynağına ve kurumsal hazırlığa sahip ekonomilerin üstünlüğünü pekiştirirken bu kapasitelere sahip olmayan ülkelerin göreli konumunu daha da zayıflatıyor.
Rekabetin kurumsal mimarisi de belirginleşiyor. Aralık 2025’te başlatılan ve Haziran 2026’daki Washington Zirvesi’nde genişletilen Pax Silica ile 16 Temmuz 2026’da Şanghay’da 29 kurucu üyeyle tesis edilen Dünya Yapay Zeka İşbirliği Örgütü, teknokutup düzenin iki farklı kurumsal tasavvurunu temsil ediyor. İlki teknolojiye erişimi güvenilir ortaklıklar üzerinden dağıtırken ikincisi katılımı temsil iddiası üzerinden kurumsallaştırıyor. Her iki yapı da henüz evrensel bir yönetişim kapasitesine sahip değil.
Algoritmik tahakküm ve Türkiye
Bu tespitler ışığında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Dünya beşten büyüktür.” itirazının bugünkü muhatabı yalnızca BM Güvenlik Konseyi değildir. Hesaplama gücünü, çip tedarik zincirini, temel modelleri, veri havzalarını ve bunları çalıştıracak enerji altyapısını elinde tutan yeni bir beşli, hiçbir kurucu anlaşmaya dayanmaksızın fiili bir veto yetkisi kullanıyor. Bir erişimin kesilmesi yahut bir lisansın yenilenmemesi, hukuken hiçbir yaptırım kararı alınmaksızın bir ülkenin dijital kapasitesini durdurabiliyor. Yani sayı değişirken, mantık aynı şekilde işliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Daha adil bir dünya mümkün.” ifadesi ise bu çerçevede uluslararası sistem için bir epistemik adalet talebine dönüşüyor.
Türkiye, bu tablo karşısında stratejik irade ve tam bağımsızlık anlayışıyla hareket ederken, bu durum teknokutup çağında algoritmik tahakküme ve teknolojik eşitsizliklere karşı güçlü bir itiraza dönüşüyor. Dijital otonomi, tam bağımsız Türkiye idealinin dijital alandaki karşılığı olarak dünyayla bağlantıları kendi şartlarıyla yönetebilme, bağımlılıkları müzakere edilebilir ilişkilere dönüştürme ve kritik teknolojik kapasitelere milli imkanlarla sahip olma iradesini ifade ediyor. Türkiye’nin hedefi, yapay zekayı yalnızca kullanan bir ülke olmanın ötesine geçerek teknolojiyi üreten, yönlendiren ve küresel kuralların şekillenmesine katkı sunan öncü bir aktör haline gelmek.
Zira Türkiye Yapay Zeka Eylem Planı’nda yer alan ulusal dil modeli çalışmaları, ulusal veri kütüphanesi, hesaplama kapasitesini artırmaya yönelik hedefler ve Türk Devletleri Teşkilatı bünyesinde yürütülen ortak dil modeli girişimi bu kararlılığın somut adımlarını oluşturuyor. Türkiye açısından bilişsel diplomasi de bu noktada üç boyutuyla devreye giriyor: Uluslararası norm ve standartların oluşturulduğu süreçlerde etkin temsil anlamında mevcudiyet, milli kurumsal ve teknik kapasitenin geliştirilmesi odağındaki uygulama ve dışarıdan yönelen bilişsel baskılara karşı toplumsal dayanıklılık.
Teknokutup dünyada egemen eşitlik mümkün mü?
Netice itibarıyla teknokutup dünyada egemen eşitlik ilkesi hukuken varlığını sürdürürken bu ilkenin maddi zemini giderek aşınıyor. Egemenliğin etkin biçimde kullanılabilmesi, hukuki statünün yanında veriye, hesaplama gücüne, temel modellere ve bu sistemleri çalıştıran altyapıya erişebilme kapasitesine bağlanmıştır. Bu nedenle yapay zeka yönetişimi, teknik standartların belirlenmesiyle sınırlı bir düzenleme alanı olmaktan çıkarak güç, refah ve karar verme yetkisinin devletler ve toplumlar arasında nasıl dağıtılacağını belirleyen temel bir siyasal mücadele sahasına dönüşüyor. Teknolojinin mülkiyetini, erişim koşullarını ve yönetişim rejimini şekillendiren siyasi tercihler, devletler arasındaki hiyerarşiyi derinleştirirken toplumların kendi içindeki sınıfsal yapıyı ve bilgi üretme imkanlarını da yeniden biçimlendiriyor.
Devletler adına bu tablo kaçınılmaz bir teknolojik kader değil. Egemen eşitliğin dijital çağdaki maddi karşılığı; devletlerin kritik teknolojilere kendi şartlarıyla erişebilmesi, küresel standartların oluşturulmasına etkin biçimde katılabilmesi ve kendi epistemik önceliklerini koruyacak kapasiteyi geliştirebilmesine bağlı. Önümüzdeki on yılın yapay zeka teknolojileri için asıl belirleyici soru makinelerin ne ölçüde düşünebildiğine ilişkin teknik tartışmaların ötesinde siyasal bir nitelik taşıyacak. Buradan hareketle hangi toplumun kendi verisi, dili, yerli modeli ve hesaplama gücüyle düşüneceği ve hangisinin başkalarının kurduğu bilişsel mimariler içerisinde hareket edeceğinin önem kazanacağı görülüyor.
[Prof. Dr. Erman Akıllı, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi'nde Öğretim Üyesi ve SETA'da araştırmacıdır.]
* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Muhabir: Hatice Karahan



