Söyleşinin sinema eleştirmenliği bölümünde Dorsay, sadece bugünün sinemasını bilmenin eleştirmenlik için yeterli olmadığına işaret ederek, sessiz sinema döneminden günümüze önemli filmlerin izlenmesi ve temel sinema kitaplarının okunması gerektiğini söyledi. Sinema arşivi oluşturmanın önemini vurgulayan Dorsay, "Öyle ben sadece 1990’lar sonrasını veya 20. yüzyıl sinemasını sinema sayarım deyip eleştirmenliğe veyahut sinefilliğe dalmak yok. Yok öyle kolay şey." diye konuştu.
Film değerlendirme konusunda ise tek ve sabit kıstasların bulunmadığını dile getiren Dorsay, "Bir filmi 100 bin kişi seyretti, onlarla bir röportaj yapabilirseniz her birinin farklı bir karakter olduğunu, farklı bir yaşam sürdüğünü ve sinemaya da farklı bakışlarla baktığını görebilirsiniz. Bazı şeylerde birleşmek kolay değil. Ayrıca da gerekmiyor. Farklı bakışlar olsun yani." dedi.
Dorsay, kendisinin ise filmlere daha çok duygusal yaklaştığına dikkati çekerek, "Hani bazıları yönetmenden nefret ettiği için filmi sevmez veyahut da o yönetmeni çok sevdiği için sever; hayır bu açıdan tabii ki objektif olacağız. Onu asla hesaba katmamışımdır fakat (film değerlendirmede) duygularım ağır basar." ifadesini kullandı.
- "Bir eleştirmenin kıstasları. Bu konuda bir kitap yazmalıyım"
Söyleşinin ilgili bölümünün detayları şöyle:
Atilla Dorsay: Filmlerden bazılarından çok nefret ettiysem ya yazmamam gerekiyor veyahut da nefretimi açıklamam gerekiyor ki o da iyi bir şeydir. Yani bir filmi çok sevdiğinizi anlatmakla bir filmden niye bu kadar nefret ettiğinizi anlatmak neredeyse eşit düzeyde keyif veriyor bana. Çünkü ikisinin de gerekçeleri var, yani olmalı.
Barışkan Ünal: O zaman sinema eleştirmeni dediğimizde bu mesleğin kıstasları nedir? Bir sinema eleştirmeni nasıl olmalı, filmleri değerlendirirken değerlendirme kıstasları neler olmalı?
Atilla Dorsay: Şimdi tabii çok güzel bir soru sordunuz. Bir eleştirmenin kıstasları. Ben bu konuda bir kitap yazmalıyım. İnce bir kitap olur belki ama bir eleştirmen filmleri nasıl eleştirir, hangi filme hangi gözle bakıp hangi nedenlerle iyi, orta, kötü veya başyapıt der. Bütün bunları çok birkaç cümleyle özetlemek zor hatta mümkün değil. Ben şahsen bir ara şöyle bir formül bulmuştum: Amacına en iyi erişen ve anlatmak istediği şeyi en iyi anlatan film diye. Ama bu da yeterli değil. Yani öyle filmler vardır ki amacını böyle şak diye anlatmaz etrafından döner dolaşır filmin amacını sonunda anlarsınız ama çok daha iyi bir filmdir.
Barışkan Ünal: Ya da amacını sorgularsınız ama sorgulama bile günlerce düşünmenizi sağlar. Bu da aslında etkili yöntem.
Atilla Dorsay: Tabii, tabii. Yani bilmiyorum ki ben de, acaba insanı işlediği konularla düşünmeye çağıran bir film mi çok iyi bir filmdir, insanın bir duyusuna seslenen bir film midir yoksa duyuları aşmaya çalışan bir film midir? Bazılarına göre insanı en çok korkutan film en iyi filmdir. Bazılarına göre insanı en çok güldüren film en iyi filmdir. Bazıları müziği çok sever insana en iyi dans ettiren veya perdede gösterdiği müzik ve dans sahneleriyle onun ruhunu en çok okşayan filmdir. Bu böyle gider, bunun sonu yok. Yani şunu da kabul edin ki sinema bir kitle sanatı ama her birey farklıdır. Bir filmi 100 bin kişi seyretti, onlarla ezkaza bir röportaj yapabilirseniz onlarla her birinin farklı bir karakter olduğunu, farklı bir yaşam sürdüğünü ve sinemaya da farklı bakışlarla baktığını görebilirsiniz. Bazı şeylerde birleşmek kolay değil. Ayrıca da gerekmiyor. Farklı bakışlar olsun yani.
- "Filmlere duygularımla bakmaya çalışıyorum"
Barışkan Ünal: Sinema yazarlığınız da var. "100 Yılın 100 Filmi" veya her beş veya on yılda bir yazdığınız en iyi filmler var. Siz sadece sanat sinemasını da değerli görmüyorsunuz, popüler filmler de var bu önemli filmler içerisinde. Filmleri seçerken değerlendirme kriterleriniz nedir?
Atilla Dorsay: Bu o kadar zor bir şey ki! Şimdi mesela Kazablanka (Casablanca) bir sanat filmi mi? O kadar tartışılır ki bu. Sinemanın 100. yılında, "100 Yılın 100 Filmi" diye kitap yazan başka yazarlar da oldu. Kazablanka’yı alanlar da oldu, almayanlar da. Ama tema çok ilginçti, savaş sırasında aşk. Bu tema beni o kadar çekti ki, belki benim çocukluğumda savaş vardı ve biz savaşa girmemiştik. Bilinç altında onu hissetmiştim ben onun ilginç bir durum olduğunu. Onun bir etkisi de olabilir ama savaş sırasında yaşanan ve insanlara çok büyük sıkıntı çektiren bir aşkın hikayesidir Kazablanka ve benim çok sevdiğim Ingrid Bergman ve Humphrey Bogart baş roldedirler. Bu filmi sevmeyeyim de kimi seveyim?
Barışkan Ünal: Film değerlendirme kriteri daha çok siz izlediğinizde o filmin size hissettirdiklerine dayanıyor gibi algılıyorum ben, hem eleştiri yazarken hem filmleri seçerken.
Atilla Dorsay: Evet. Sinemayı kolayca sanat filmi-sanat filmi değil diye ayrılan bir kesim de vardır. Onlara da saygı duyuyorum ama ben o bakışla bakmadım. Türk sinemasını da sevdim komedisi, müzikali, korku filmi.
Seyirci sorusu: Bir eleştirmen olarak aynı zamanda duygusal da yaklaşıyorsunuz filme. Ama bir eleştiri yazısı yazarken bazı noktalarda onun objektif bir değerlendirmeden, sübjektif bir beğeni arasındaki farkını ayrıştırmaya çalışıyor musunuz?
Atilla Dorsay: Duygusallığı kabul ediyorum. Yani bir filmden etkilenme belli ölçüde zekamızla olur. Hatta temelde zekamızla olur ama aynı şekilde bir filmden etkilenme duygularımızın da bir görevidir. Az veya çok etkilenebiliriz veyahut da tümüyle olumsuz olarak nefret ederiz filmden. Zeka ile duygusallık ayrı şeyler. Ben filmlere duygusal olarak yaklaşmayı her zaman tercih ettim. Çünkü sanat sonuç olarak duyguyla ilişkili bir şey. Yani siz bir resim sergisine, bir konsere, bir tiyatro eserine gittiğiniz zaman en çok duygularınız harekete geçiyor öyle değil mi? Zekanızı harekete geçiren çok daha az şey var. Dolayısıyla ben filmlere daha hala öyle bakıyorum; duygularımla bakmaya çalışıyorum. Doğru veya yanlış.
Barışkan Ünal: Ama aynı zamanda bence objektifliğinizi de bir noktada koruyabiliyorsunuz diye düşünüyorum. Çünkü mesela Halit Refiğ ile bir tartışmanız olmasına rağmen filminin ödül almasına oy verdiniz.
Atilla Dorsay: Yani şu açıdan objektif. Hani bazıları yönetmenden nefret ettiği için filmi sevmez veyahut da o yönetmeni çok sevdiği için sever. Hayır, bu açıdan tabii ki objektif olacağız. Onu asla hesaba katmamışımdır fakat (film değerlendirmede) duygularım ağır basar. Yani bunu değiştiremiyorum. Yani duygusal bir insanım genelde.
- "Sadece ’20. yüzyıl sinemasını sinema sayarım’ deyip eleştirmenliğe dalmak yok"
Atilla Dorsay: Bana gençlerden özellikle WhatsApp aracılığıyla başvurular geliyor. Sinema yapmak istiyorum, senaryo yollamak istiyorum, kimi nasıl eleştirmen olabilirim diyor. Yetişmeye çalışıyorum. Tabii bu bireysel meselelerle uğraşmak zor. Böyle bir kitle olduğu zaman insan birkaç kişiye birden hitap edebiliyor ama yapmaya çalışıyorum.
Barışkan Ünal: O zaman hazır bir kitleye hitap edebileceğiniz bir ortamdayken biz soralım onlar adına: Sinema eleştirmeni olmak isteyen gençlere tavsiyeniz nedir?
Atilla Dorsay: Mümkün olduğu kadar çok film görmek, görmüş olmak, bir sinema arşivi oluşturmak. Bugünün sinemasını bilmekle sinemayı öğrenemezsiniz ve eleştirmenlik yapamazsınız. Sinema kitapları edinmeniz lazım, temel kitapları okumanız lazım. Ama bu da ikincil. Esas mesele o filmleri görmeniz lazım. İşte bunun için zaten dünyada Sinematek denen kuruluşlar kuruldu ve yıllar boyu bizde de vardı. Ne yapıp edip eski filmler gösteriyorlardı. Bugün Türkiye’de Sinematek yine var.
Klasik deyince yani mesela ben sessiz sinemayı bile hala merak etmişimdir. 100 Yılın 100 Filmi kitabında da sessiz sinema örnekleri var. Hoşgörüsüzlük (Intolerance), 1916 sessiz daha. Çünkü sesli sinema 1928’de bulundu. Hırs (Greed) yine 1924. Bunlar sessiz sinema. Son Adam (The Last Man) yine 1924. Altına Hücum (The Gold Rush) Charlie Chaplin. Potemkin Zırhlısı (Battleship Potemkin). Yani ben bu kitabın içine bu kadar sessiz film almış isem, sinemanın başlangıcından itibaren düşünülüp her iyi filmin görülmeye çalışılması lazım. Öyle ben sadece 1990’lar sonrasını veya 20. yüzyıl sinemasını sinema sayarım deyip eleştirmenliğe veyahut sinefilliğe dalmak yok. Yok öyle kolay şey.
- "Yazarlar arası tartışmalar çok doğal bir şey aslında"
Barışkan Ünal: Adı üstünde eleştirmenlik deyince, polemikler, tartışmalar da beraberinde geliyor. Hatta bunu da siz bir kitapta topladınız: "Tartışmalar, Polemikler, Kavgalar". Eleştirmenlik sürecinizde 59 yılınızı düşünüp, şöyle geçmişe dönüp baktığınızda yazmaktan pişman olduğunuz ya da keşke bu kadar fazla eleştirmeseydim dediğiniz ya da bu kadar üzerine gitmeseydim dediğiniz bir konu, olay oldu mu?
Atilla Dorsay: Vallahi bilmiyorum. Bir dönemde işte merhum Onat Kutlar’ın Sinematek’in başında olduğu bir dönem vardı ama onun karşısında tamamen farklı bakışlarda olan kişiler de vardı. Yani bir tanesi mesela o zamanlar çok gözde olan İslami sinemaydı. Beni hiç rahatsız etmedi İslami sinema. Çünkü kendime göre dinsel inançlarım da vardır. En azından din asla küçük gördüğüm bir düşünme ve yaşama biçimi olmadı. Ama çoğumuz Onat’ın yanında yer aldık çünkü Onat aynı zamanda sol kesimi temsil ediyordu ve biz o yılların gençleri daha ziyade solcuyduk. Yani komünistlik demiyorum ama solculuk çok gözdeydi ve bu, toplumda o zamanlar tartışmalara yol açtı.
Barışkan Ünal: Kitabında yazdığınız, en fazla size dokunan veya sizi etkileyen polemik, tartışma hangisiydi?
Atilla Dorsay: Tartışmalarımız oldu. Bir ara Ali Hakan adlı bir sinema yazarı vardı. Benim tam tersim olan şeyleri yazıyordu ve bayağı bir çatışmaya girmiştik. Onun dışında başka yazarlarla da takıştık. Farklı açılardan baktık filmlere. Yazarlar arası tartışmalar çok doğal bir şey aslında. Hele sinema gibi edebiyatın geniş kapsamından daha geniş bir kitleye seslenen bir alanda.
Leman Dorsay: Şimdi Atilla’nın bir konuya daha değinmesi gerekiyordu. Sinema Yazarları Derneğini (SİYAD) kurdu ve ne maceralar yaşadı.
Atilla Dorsay: SİYAD benim bir yavrum, onu ben kurdum, geliştirdim, yıllarca yönettim ama şöyle bir huyum var. Ben bazı işleri kendim kurup bir noktaya getirdikten sonra onu gençlere bırakmayı çok seviyorum. Gençleri çok seviyorum. Gençlik çok önemli. SİYAD’da da öyle oldu; SİYAD’ı gençlere bıraktım. Gençler gayet iyi götürdüler, bugün de götürüyorlar. Duayenler, bizim gibi duayen titrine layık olmayı başaranlar, ne yapıp edip belli bir noktada bu işi daha genç kuşaklara bırakmalı. Gençlere bir fırsat verilmeli.
(Bitti)



