Dış ve Ekonomi Haberleri Yayın Müdürü Barışkan Ünal'ın moderatörlüğünde düzenlenen sinema Atölyesi'nde, kendi sinema yolculuğundan Türk sinemasının dünü ve bugününe, senaryo ve yönetmenlik deneyimlerinden yapay zekaya kadar birçok konuda soruları yanıtladı.Çok farklı tema ve tarzlarda film yapması nedeniyle kendisinin "devamlı yeni, özgün denemeler yapmak isteyen bir arayışlar yönetmeni" olarak görülüp görülemeyeceğine yönelik soru üzerine Zaim, bu çeşitliliğin "sürekli bir arama ve o aradığı şeyi bir bulsa rahatlayacak" gibi bir sonuca varılmaması gerektiğini belirtti.Türkiye'nin içinde olduğu coğrafyanın çok geniş bir temsil kabiliyeti olduğunu dile getiren Zaim, "Dolayısıyla çok farklı stilleri, üslupları bu coğrafyayı anlayabilmek, sindirebilmek, onun üzerine konuşabilmek için kullanmanın şık, hoş, uygun, optimal ve zevkli bir şey olacağını, güzel bir yolculuğa beni çıkarma ihtimali olduğunu düşündüm ve bu yüzden kendimi burada buldum. Bunları da çok hesaplamış değilim." ifadelerini kullandı.Zaim, sinemayı diğer sanat dallarıyla bir araya getirme çabasıyla ilgili olarak, "Kimlik meselemiz devam ediyor. Bu konuyla ilgili filmler yapmak, sorular sormaya, soruları inceltmeye çalışmak gibi niyetlerim vardı. Dolayısıyla kimlikle ilgili sorular sorarken Türk sinemasının kendisine ait kelimelerle kendi cümlelerini kurmaya çalışması gibi bir niyete sahip oldum. Acaba bize ait malzemelerle bize ait bir söyleme biçimi, bir sinema etme, eyleme, üretme biçimi olabilir mi, böyle filmler ortaya çıkabilir mi, diye. Nokta, Cenneti Beklerken, Gölgeler Suretler ve Rüya filmlerinde yapmaya çalıştığım şeyin kökeninde bu yatar." değerlendirmesinde bulundu.Bugün Türk sinemasının "nihilizm veya küçük şaşırtmacalar" dışında günümüzdeki insanın derdine çare olabilecek cümleler kurma ihtimalinin güçlü olmadığını belirten Zaim, "Halbuki biz birçok ülkeye benzemeyen bir ülkeyiz. Bizim aynı zamanda hikaye anlatma geleneğini devam ettirmemiz lazım çünkü hikaye ilaçtır, derde devadır." dedi.Hikaye üretirken de "kendimize ait malzemenin" kullanılması gerektiğine işaret eden Zaim, "Başkasının sana verdiği silahla savaşa girersen başkasına muhtaç olursun. Sana ait malzemeyle, sana ait kaplarla, sana ait kalıplarla, anlatım biçimleriyle savaşa girersen kendi lafını daha sonuna kadar götürebilme ihtimalin olabilir. Yeni soru işaretlerine ulaşma ihtimalin olabilir... Ama bunları söylerken bir otarşiye çağırmıyorum sizi." diye konuştu.Zaim, şöyle devam etti:"Üç perde anlatısının içerisine muhafazakar bir biçim boşaltıldığı zaman zannediliyor ki muhafazakar film yapıldı. Ya da devrimci içerik boşaltıldığı zaman devrimci ve protest bir film ortaya çıktı zannediliyor. Hayır değil. Böyle olmaz. Bu yüzden ben biçim araştırmasının da gerekli olduğunu düşünüyorum ve ama biçim araştırmasının tikel olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü şu çağda artık Yeni Gerçekçilik gibi, İngiliz Free sineması gibi ya da Alman Dışavurumculuğu gibi bir toplu yürüme olmaz. Sosyal ve ekonomik çok büyük bir çalkantı olmazsa olmaz. Sosyal ve ekonomik çok büyük indojen, egzojen çok büyük bir problem olmazsa yeni bir toplu sinema akımı gelmeyecek. Bireysel, tikel akımlar olacak. Bu anlamda da insanların sahih, sahici, ayakları yere basan bir şey yapabilmeleri için kendilerinin kendi dillerini aramaya çalışmaları gerekiyor. Arayışta da sahih olmak gerekiyor. Şimdi David Lynch çok şeyi öğretmiş olabilir bize ama David Lynch'i kes yapıştır burada yapmaya kalkışırsanız bir yere kadar gelebilirsiniz. Ondan ileriye gidemeyebilirsiniz. David Lynch'in bitirdiği yerden ben nasıl devam edebilirim sorusunu kendinize sormanız lazım. David Lynch'i izleyen bir adam A’mak-ı Hayal'i ne yapar? Soru bu."Zaim, senaryolardaki tekdüzelikleri de eleştirerek, "Bir de beni rahatsız eden bir şey var. Bunu affınıza sığınarak söylemem lazım. Senaryolar. Bir adam köyüne döner ve köyünde kendisiyle ve geçmişiyle hesaplaşır. Artık bunlar bitsin. Minimalist dilde bunu çekiyorlar. Ya yapmayın Allah'ınızı severseniz yapmayın." yorumunu yaptı.Söyleşinin ilgili bölümü şöyle:- "Arayışlar yönetmeni misiniz?"Barışkan Ünal: Türk sanat sinemasında genellikle birey ve taşra odaklı, kentte olsa bile birey odaklı filmler yoğunluklu. Sizin filmografinizde ise Filler ve Çimen politik bir film, Çamur ile Gölgeler ve Suretler Kıbrıs'la ilgili, dönem filmi var Cenneti Beklerken. Sonra doğa filmleri Devir ve Balık gibi. Ardından Suriye hakkında savaşta geçen bir film. Bunlara baktığımda biraz sizi her seferinde yeni, özgün denemeler yapmak isteyen bir "arayışlar yönetmeni" gibi görüyorum. Bu noktada siz kendi sinemanızı nasıl görüyorsunuz?Derviş Zaim: Bir çeşitlilik var ama bu çeşitlilik sürekli bir arama ve sürekli bir şeyin peşinde, aramaya çalıştığı bir şey var ve o aradığı şeyi bir bulsa rahatlayacak gibi bir sonuca varılmasın. Kendimi, evet, öyle konumlarda, farklı kompartmanlara sahip bir tren içerisinde konumlandırmak, ona benzetmek hoşuma gidiyor. Ama bütün bu arayışa rağmen kendime baktığım zaman neyin peşinde olduğuma dair kendime sorduğum sorulara verdiğim yanıtlar var. Bunları size söyleyecek miyim? Hayır söylemeyeceğim. Çünkü bunları size söylersem dersiniz ki “Bunun peşindeymiş” ve benim işlerimi ona göre, benim şu anda size söylemeye gayret edeceğim yalan ya da yanlış, eksik ya da fazla şeye göre yorumlamaya başlarsınız. Oysa benden bağımsız, benim işlerimi yorumlamak gibi bir hakkınız vardır. Hatta iyi ki de vardır. Benimle aynı fikirde olmasanız bile benim yaptığım işleri farklı yorumlayabilirsiniz ve bu benim hoşuma gider. Olumlu ya da olumsuz.Ama kendime dair bir fikrim var. Neyin peşinde olduğuma dair bir kor, özde bir fikrim var. Mesela vicdan ve hakikatin önemli iki kavram olduğunu düşünüyorum benim yapmaya çalıştığım şeylerle ilişkin olarak. Ama içinde bulunduğum, doğduğum, büyüdüğüm coğrafya, eğitim gördüğüm yerler, hayattaki karşılaşmalarım bu coğrafyanın çok geniş bir eksene yayılan bir temsil kabiliyetine haiz olduğunu bana öğretti. Dolayısıyla çok farklı stilleri, üslupları bu coğrafyayı anlayabilmek, sindirebilmek, onun üzerine konuşabilmek için kullanmanın şık, hoş, uygun, optimal ve zevkli bir şey olacağını, güzel bir yolculuğa beni çıkarma ihtimali olduğunu düşündüm ve bu yüzden kendimi burada buldum.Bunları da çok hesaplamış değilim. Kendimi bunların içerisinde buldum. Bir akışla birlikte bu devam ediyor ve iyi ki devam ediyor. Başka türlü yapamadığım için böyle yapıyorum, öyle söyleyeyim, yani elimden başka türlüsü gelmiyor. Yine yapmaya kalksam benzer bir akış içerisinde aynısını yapacağım. İyi ki de böyle yapacağım. Örneğin, Kıbrıs'ta doğdum. Kıbrıs'la ilgili filmler yapılmamıştı. Yapılan filmler çok kötü filmlerdi. Temsil kabiliyeti düşük filmlerdi. Temsil kabiliyeti daha yüksek filmler yapmak istedim.- "Türk sinemasının kendisine ait kelimelerle kendi cümlelerini kurmaya çalışması niyetine sahip oldum"Barışkan Ünal: Sizin tarzınızda bir diğer dikkat çeken yön de temanın yanı sıra sinematografide de farklılıklar denemeniz. Sanatın farklı dallarıyla sinemayı sinematografide de iç içe geçirmeye çalışıyorsunuz. Örneğin Cenneti Beklerken'de kahramanların yolculuklarını minyatür üzerinden görüyoruz. Bazen gerçek görüntülerle iç içe geçiyor ya da Nokta'da hat sanatı işlendiği için kamera da aynı bir hat yapar gibi yeryüzünden gökyüzüne, gökyüzünden yeryüzüne dönerek geçiş yapıyor. Bunun altında yatan neden nedir, siz sinemayı sanatlarla birleştirmeye mi çalışıyorsunuz yoksa aynı zamanda Türk Sineması için kendi sanatıyla birleşecek bir dil, biçim oluşturma isteği de bunun altında var mı?Derviş Zaim: İkisi de var. Şimdi bizim son 200 sene Batılılaşma serüvenimiz oldu. Bu Batılılaşma serüveninin bizi getirdiği yer, bunun sancıları, gerilimleri hala daha devam ediyor. Kimlik meselemiz devam ediyor. Bu konuyla ilgili filmler yapmak, sorular sormaya, soruları inceltmeye çalışmak gibi niyetlerim vardı. Dolayısıyla kimlikle ilgili sorular sorarken Türk sinemasının kendisine ait kelimelerle kendi cümlelerini kurmaya çalışması gibi bir niyete sahip oldum. Acaba bize ait malzemelerle bize ait bir söyleme biçimi, bir sinema etme, eyleme, üretme biçimi olabilir mi, böyle filmler ortaya çıkabilir mi, diye.Nokta, Cenneti Beklerken, Gölgeler Suretler ve Rüya filmlerinde yapmaya çalıştığım şeyin kökeninde bu yatar. O filmlere bakarsanız bir sanatçı ana kahraman olarak ortaya çıkar. O sanatçının geleneksel denebilecek bir sanatla bir bağı vardır. Onu yaşadığı çağ ile şu ya da bu şekilde irtibatlandırmak ister ve bu benim o hikayeyi anlatma biçimimin üzerine de etki etmeye başlar. Böylelikle biçim ve içerik arasında daha farklı bir yere oturması söz konusu olur filmlerin ve bu Batılıların bize sunduğu sinema biçiminin daha farklı dışına çıkabilme ihtimali olan cümleler kurabilmek gibi bir denemeyi yapmamı kolaylaştırır.Ama bunlardan ibaret bir filmografim de yoktur. Çok daha farklı işler de yaptım. Mesela belgeselle kurmacayı birbirine aşı yapmaya çalıştığım filmler de bu kompartmanların dışında yapmaya çalıştığım şeyler, Devir ve Balık filminde veya Tavuri belgeselinde olduğu gibi. Tavuri belgeselinde de Türk belgeselinde anlatımcı tarzın dışında bir örnek olarak ortaya çıkmasını sağlamaya çalışmıştım.- "(Sinemanızı hibrit olarak tanımlayabilir miyiz?) Buna katılırım"Barışkan Ünal: Merak ettiğim bir unsur daha var. Sanat sinemasında daha durağan bir anlatım tarzı varken siz hala hikaye anlatıcılığını sürdürüyorsunuz. Klasik anlatıdaki kadar formüller üzerinde değilsiniz ama hala baskın karakteriniz, baskın çatışmalar ve anlatı formu var. Bu noktada sinemanızı, hem seyirciyi çekecek hem de katmanlı okunabilen, sanat sinemasıyla ana akım sinemasını birleştiren daha hibrit bir sinema olarak tanımlayabilir miyiz?Derviş Zaim: Bu doğrudur, buna katılırım ama biraz daha açmam gerekiyor. Klasik sinemanın dışında farklı sinemaların ortaya çıkabilmesi için büyük sosyal krizler yaşanması gerekiyordu. İkinci Dünya Savaşı bunun en büyük işaret fişeklerinden biri oldu. İlgili ülkelerin, İngiltere'nin, Almanya'nın kendi içindeki büyük krizleriyle kendi sinemaları daha farklı yönlere doğru gittiler. Klasiğe mesafe almak istediler. Kendi cümlelerini, kendi baskı mekanizmalarını, kapitalizmin onları getirdiği yerde kapitalizmle hesaplaşmalarını şu ya da bu şekilde sinema kanalıyla ifade edebilmek için o yollara girdiler. Burada yaptıkları şeylerden bir tanesi yapıyla oynamaktı, öteki minimalizmdi.Yapıyla oynama söz konusu olduğunda da bize, üçüncü dünya sinemalarına şu düştü: Yapıyla siz oynamayın dediler bize, yapıyla biz oynarız. Yapıyla oynamamız gerekiyorsa o size kalmış bir şey değildir, o bizim uhdemizdedir, yapıyla biz oynarız. Sizin yapmanız gereken şey aynen İranlıların yaptığı gibi minimalist işler yapmaktır. -Ya da yapıyla oynayacaksanız da şimdi şimdilerde sanat özellikle müze, küratör eksenli sinema gibi bir şey ortaya çıkmaya başladı, başlayacak, bu daha da güçlenecek, Türk sineması için de böyle-. Klasik sinemanın yapısıyla oynamanız gerekiyorsa da ancak bizim size verdiğimiz formüllerin üzerinde gidebilirsiniz, dolaşabilirsiniz ve sonra onu kapatabilirsiniz. Nedir o? Klasik sinemanın inşa etme, sahne, sekans ve yapı inşa etme stillerini, üç perde anlatısını uygulamayacaksınız. Onun dışında olan kuralları uygulayacaksınız. Mesela esas olanın üzerine değil, yan olan olayın üzerine gideceksiniz. Orada kalacaksınız, böylelikle bir protest tavır geliştireceksiniz. Bu ya da buna benzeyen şeyler söylüyorlar.- "(Hikaye) Başkasının sana verdiği silahla savaşa girersen başkasına muhtaç olursun"Derviş Zaim: Umarım yanılırım. Gördüklerim beni yanıltmıyorsa bunlardan çok büyük ihtimalle nihilizm çıkıyor ya da küçük şaşırtmacalar çıkıyor. O şaşırtmacaların, şaşırtıcı anların olduğu sinemanın dışında günümüzdeki insanın derdine, yalnızlığına, bırakılmışlığına çare olabilecek cümleler kurma ihtimali bu sinemanın çok güçlü değil. Halbuki biz birçok ülkeye benzemeyen bir ülkeyiz. Bizim aynı zamanda hikaye anlatma geleneğini devam ettirmemiz lazım çünkü hikaye ilaçtır, derde devadır ve bizim iyi hikayelere ne yazık ki, ne yazık ki diyorum ve utanarak bunu söylüyorum, ihtiyacımız var. Elbette hikaye anlatmayan bir sinemanın ne anlama geldiğini öğrenecek tecrübeye ve bilgiye sahibim. Hikaye anlatmayan bir sinemanın sanatta bir yere dokunduğunun da farkındayım ve bunun hakkını da teslim etmek isterim. Bunun farkında olarak laflarıma devam ettiğimin bilinmesini isterim. Fakat biz hala daha hikayelere ihtiyacı olan bir coğrafyada yaşıyoruz ve hikaye üretirken de size ait malzemeyle bunu kotarırsanız kendinize iyilik yaparsınız.Niçin kendinize ait malzemeyle hikayenizi anlatmanız gerekir? Başkasının sana verdiği silahla savaşa girersen başkasına muhtaç olursun. Sana ait malzemeyle, sana ait kaplarla, sana ait kalıplarla, anlatım biçimleriyle savaşa girersen kendi lafını daha sonuna kadar götürebilme ihtimalin olabilir. Yeni soru işaretlerine ulaşma ihtimalin olabilir. Yeni bir yerleri bulabilme ihtimalin olabilir, kazma ve bulduğun şeyi anlama ihtimalin olabilir. Neyi aradığını bilmeyen adam bulduğu şeyi anlayamaz. Bunun için de kazmayı, küreği, şunu, bunu senden yaparsan şansın artabilir.Ama bunları söylerken bir otarşiye çağırmıyorum sizi. Kendi içine kapanmaya, sadece "Bizi en iyi biz anlarız, dışarıya biz kendimizi kapatalım, dünyadan izole bir sinema yapalım, sadece geleneğe yaslanalım", böyle bir şey söylemiyorum. Dünyada ne olup bittiğini sonuna kadar takip edeceğiz ama bunu yaparken de burada neler oluyor, ne bitiyor bunlarla da temas ederek yapmamız gerekiyor. O yüzden dünyada olup biten her şeye bakacağız, göreceğiz ve aynı zamanda kendimize de bakacağız. Kendimizin bilmediği, keşfetmediğimiz bir sürü başka hikaye etme biçimleri vardır. Mesela Ahmet Mithat'ın hakkını verip vermediğimizden emin değilim.Barışkan Ünal: Hangi açıdan?Derviş Zaim: Yani bunlar roman yazmayı bilmiyorlardı, kafaları karışıktı, kötü romanlar yazdılar. Sonradan başladı roman. Recaizade Mahmud Ekrem'in, Allah razı olsun, onunla başladı roman. Bir kalıp var, böyle olmayabilir. O dönemlere bakmamız lazım. O dönemlerde ne vardı, niçin böyle yazmak durumunda kaldılar, beceriksizliklerinden mi böyle oldu? Onlar bir Balzac romanını yapmadılar, yazmak istemediler. Başka bir yöne gittiler. Acaba bu yön bize bugün ne verebilir? Söz gelimi hep söylediğim bir şeydir. Rüya romanının da kökeninde Şeyh Galip yer alır. Şeyh Galip'in mesnevisi yer alır. Mesela Şeyh Galip 40 yaşında ölmeseydi, biraz daha yaşasaydı ve ilk Türk romanını yazsaydı bugün bizim sinemamız ne olurdu?- "Biçim klasik olsun bize ait muhtevayı içerisine boşaltalım, al sana bize ait film, yok böyle olmuyor"Barışkan Ünal: Söyledikleriniz biraz dijital platformlardaki yapımları aklıma getirdi. Türk yapımlarına baktığımda Türkiye'deki birkaç tarihi, yerel mekanda olmasını çıkartırsak bunları halen Türk yapımı olarak Amerikan veya diğer ülke yapımlarından ayırt edebiliyor muyuz, kendine özgü bir şeyi var mı diye sorduğumda cevap havada kalıyor.Derviş Zaim: Tabii tabii. Bizde şöyle anlaşılıyor. Biçim klasik biçim olsun, bize ait muhtevayı onun içerisine boşaltalım, al sana bize ait film. Yok böyle olmuyor. Olmuyor. Olmadığını görüyoruz zaten.Barışkan Ünal: Biçim yolunda da mı farklılıklara ve arayışlara ihtiyacımız var?Derviş Zaim: Kesinlikle. Şimdi az evvel dedim ki üç perde anlatısının içerisine muhafazakar bir biçim boşaltıldığı zaman zannediliyor ki muhafazakar film yapıldı ya da devrimci içerik boşaltıldığı zaman devrimci ve protest bir film ortaya çıktı zannediliyor. Hayır değil, böyle olmaz. Bu yüzden ben biçim araştırmasının da gerekli olduğunu düşünüyorum ve ama biçim araştırmasının tikel olması gerektiğini düşünüyorum.Çünkü şu çağda artık Yeni Gerçekçilik gibi, İngiliz Özgür Sinema gibi ya da Alman Dışavurumculuğu gibi bir toplu yürüme olmaz. Sosyal ve ekonomik çok büyük bir çalkantı olmazsa olmaz. Dünyanın nereye gittiğini bilmiyoruz. Dünya çok kritik zamanlardan geçiyor. Allah bizi beterinden saklasın. Ama sosyal ve ekonomik çok büyük endojen (içsel), egzojen (dışsal) çok büyük bir problem olmazsa yeni bir toplu sinema akımı gelmeyecek. Bireysel, tikel akımlar olacak. Bu anlamda da insanların sahih, sahici, ayakları yere basan bir şey yapabilmeleri için kendilerinin kendi dillerini aramaya çalışmaları gerekiyor.Barışkan Ünal: O zaman daha çok genç sinemacılar kendi arayışlarına mı çıkmalı?Derviş Zaim: Tabii ki. Hep onu söylüyorum ama arayışta da sahih olmak gerekiyor. Şimdi David Lynch çok şeyi öğretmiş olabilir bize ama David Lynch'i kes yapıştır burada yapmaya kalkışırsanız bir yere kadar gelebilirsiniz. Ondan ileriye gidemeyebilirsiniz. David Lynch'in bitirdiği yerden ben nasıl devam edebilirim sorusunu kendinize sormanız lazım. David Lynch'i izleyen bir adam A’mak-ı Hayal'i ne yapar? Soru bu.
- "(Türk sineması) Sosyal, tarihsel koşullar, uluslararası dengeler bize böyle bir sinema verdi"
Seyirci sorusu: Türk sinemasının kimlik arayışıyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Sizce bu arayış çözüme ulaştı mı veya ulaşıyor mu?Derviş Zaim: Bu çözüm, nihai bir şey beklememeliyiz. Çünkü belli bir zaman diliminde o zaman diliminden geçmişe yönelik olarak içinde bulunduğumuz zamanın da ruhuna uygun olarak buna cevaplar bulabiliriz. 2025 yılı itibarıyla bunun fotoğrafını çekmeye kalkışsak inançlarımız, kullandığımız objektifin kendisi çekeceğimiz fotoğrafın nasıl olacağını belirleyecektir. Dolayısıyla her fotoğrafı çekenin farklı bir fotoğrafı, algısı olacaktır. Bunu bir kere koyalım.Türk sinemasının benim söylediğimin dışında bir kimlik serüveni olmuş olabilir ama bu bile bir cevaptır sizin sorunuza. Böyle olabildi. Başka türlü de olamadı, demek ki başka türlü olmayacakmış. Çünkü yaşadığımız hayat, sosyal ve tarihsel koşullar, uluslararası dengeler bize böyle bir sinema verdi. Ben daha farklı, daha zengin olmasını isterdim kendi adıma. Daha başka arayışların olmasını isterdim.Barışkan Ünal: Bu noktada Türk sinemasının mevcut durumu sizce nedir, hem sanat hem ana akım sineması açısından?Derviş Zaim: Kafa karışıklığı var ama şimdi sanatta da kafa karışıklığı yerine çok net olsun her şey, belli ilkeler olsun ve o ilkeler çerçevesinde sanat yapılsın demek de tehlikeli. Çünkü o bizi Stalinist dönemin sanat anlayışına götürür. Bunu istemiyorum ben. Kafa karışıklığı da bu anlamda içimi gıdıklıyor, olumlu bakıyorum çünkü toplumun nabzını da tutabilme ihtimali olan işler oradan çıkabilir. Hiç hesapta olmayan birisi çıkar, bir laf söylemeye başlar. Kafa karışıklığı olsun ki sanat komiserleriyle uğraşmayalım bu saatten sonra; sen şunu yapacaksın, bunu yapacaksın, zinhar bunu yapmayacağım. Bu bizim canlılığımızı öldürür. Buna dikkat etmek gerekiyor. Ama belli ilkeler üzerine konuşmak, belli ilkelerin üzerinde anlaşmamız da fayda getirirdi. Elbette ilkeler de sonsuza kadar devam edecek ilkeler olmasa gerek, onlar da değişebilir, dönüşebilir. Herkesin üzerinde konuştuğu bir şeylerin olması, bunların yavaş yavaş geçmişten süzülerek gelmesi, bizi daha ileriye götürecek bir kaide bize sağlar. Keşke böyle olsaydı diye düşünüyorum.Bir örnekle neyi kastettiğimi daha da iyi söyleyeyim. 1960'lı yıllarda çok büyük bir tartışma vardı. Sinematek grubuyla ve Metin Erksan, Halit Refiğ, ikiye ayrılmıştı Türk sineması. Birbirlerine giriyorlardı ama oradan bir şey çıkmadı. O büyük tartışmalardan, benzer tartışmalardan genellikle şöyle şeyler çıkar: Anlaşamıyoruz ama şu iki konuda anlaşabiliyoruz, gibi. Öyle bir şey de çıkmadı, keşke çıksaydı. Eğer öyle bir şey çıkmış olsaydı ondan sonra gelen kuşak, mesela Ömer Kavur o üzerinde anlaşılan iki muhayyel şeyin üzerine sinemasını kuracaktı. Belki onları da işin içerisine katarak kendi sinemasını geliştirecekti. Biz de Ömer Bey'in kattığı şeyden sonra başka bir şeyi onun üzerine koyacaktık. Bu yavaş yavaş tuğla tuğla üstüne başka bir yere doğru gidecekti. Olmadı. Herkes kendi göbeğini kendisi kesmek zorunda kaldı.Barışkan Ünal: Biraz şu anda da sanki öyle devam etmiyor mu? Çok usta yönetmenlerimiz var, özellikle 2000'den itibaren çok güçlü yönetmenler ortaya çıktı ama Türk sinemasında o 1960'lı yıllardaki tartışma kadar bile bir tartışma yok gibi.Derviş Zaim: Yok çünkü dünyada dengeler çok değişti. Dünyada fikirlerin battığını gördük. İnsanları heyecanlandıracak büyük akımlar eskisi gibi yok. Festivallere bakıyorlar. Çok DVD izliyorlar, çok DVD izleyince kafaları karışıyor.Bir de beni rahatsız eden bir şey var. Bunu affınıza sığınarak söylemem lazım; senaryolar. Bir adam köyüne döner ve köyünde kendisiyle ve geçmişiyle hesaplaşır. Artık bunlar bitsin. Minimalist dilde bunu çekiyorlar. Ya yapmayın Allah'ınızı severseniz yapmayın.(Sürecek)
- "(Türk sineması) Sosyal, tarihsel koşullar, uluslararası dengeler bize böyle bir sinema verdi"
Seyirci sorusu: Türk sinemasının kimlik arayışıyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Sizce bu arayış çözüme ulaştı mı veya ulaşıyor mu?Derviş Zaim: Bu çözüm, nihai bir şey beklememeliyiz. Çünkü belli bir zaman diliminde o zaman diliminden geçmişe yönelik olarak içinde bulunduğumuz zamanın da ruhuna uygun olarak buna cevaplar bulabiliriz. 2025 yılı itibarıyla bunun fotoğrafını çekmeye kalkışsak inançlarımız, kullandığımız objektifin kendisi çekeceğimiz fotoğrafın nasıl olacağını belirleyecektir. Dolayısıyla her fotoğrafı çekenin farklı bir fotoğrafı, algısı olacaktır. Bunu bir kere koyalım.Türk sinemasının benim söylediğimin dışında bir kimlik serüveni olmuş olabilir ama bu bile bir cevaptır sizin sorunuza. Böyle olabildi. Başka türlü de olamadı, demek ki başka türlü olmayacakmış. Çünkü yaşadığımız hayat, sosyal ve tarihsel koşullar, uluslararası dengeler bize böyle bir sinema verdi. Ben daha farklı, daha zengin olmasını isterdim kendi adıma. Daha başka arayışların olmasını isterdim.Barışkan Ünal: Bu noktada Türk sinemasının mevcut durumu sizce nedir, hem sanat hem ana akım sineması açısından?Derviş Zaim: Kafa karışıklığı var ama şimdi sanatta da kafa karışıklığı yerine çok net olsun her şey, belli ilkeler olsun ve o ilkeler çerçevesinde sanat yapılsın demek de tehlikeli. Çünkü o bizi Stalinist dönemin sanat anlayışına götürür. Bunu istemiyorum ben. Kafa karışıklığı da bu anlamda içimi gıdıklıyor, olumlu bakıyorum çünkü toplumun nabzını da tutabilme ihtimali olan işler oradan çıkabilir. Hiç hesapta olmayan birisi çıkar, bir laf söylemeye başlar. Kafa karışıklığı olsun ki sanat komiserleriyle uğraşmayalım bu saatten sonra; sen şunu yapacaksın, bunu yapacaksın, zinhar bunu yapmayacağım. Bu bizim canlılığımızı öldürür. Buna dikkat etmek gerekiyor. Ama belli ilkeler üzerine konuşmak, belli ilkelerin üzerinde anlaşmamız da fayda getirirdi. Elbette ilkeler de sonsuza kadar devam edecek ilkeler olmasa gerek, onlar da değişebilir, dönüşebilir. Herkesin üzerinde konuştuğu bir şeylerin olması, bunların yavaş yavaş geçmişten süzülerek gelmesi, bizi daha ileriye götürecek bir kaide bize sağlar. Keşke böyle olsaydı diye düşünüyorum.Bir örnekle neyi kastettiğimi daha da iyi söyleyeyim. 1960'lı yıllarda çok büyük bir tartışma vardı. Sinematek grubuyla ve Metin Erksan, Halit Refiğ, ikiye ayrılmıştı Türk sineması. Birbirlerine giriyorlardı ama oradan bir şey çıkmadı. O büyük tartışmalardan, benzer tartışmalardan genellikle şöyle şeyler çıkar: Anlaşamıyoruz ama şu iki konuda anlaşabiliyoruz, gibi. Öyle bir şey de çıkmadı, keşke çıksaydı. Eğer öyle bir şey çıkmış olsaydı ondan sonra gelen kuşak, mesela Ömer Kavur o üzerinde anlaşılan iki muhayyel şeyin üzerine sinemasını kuracaktı. Belki onları da işin içerisine katarak kendi sinemasını geliştirecekti. Biz de Ömer Bey'in kattığı şeyden sonra başka bir şeyi onun üzerine koyacaktık. Bu yavaş yavaş tuğla tuğla üstüne başka bir yere doğru gidecekti. Olmadı. Herkes kendi göbeğini kendisi kesmek zorunda kaldı.Barışkan Ünal: Biraz şu anda da sanki öyle devam etmiyor mu? Çok usta yönetmenlerimiz var, özellikle 2000'den itibaren çok güçlü yönetmenler ortaya çıktı ama Türk sinemasında o 1960'lı yıllardaki tartışma kadar bile bir tartışma yok gibi.Derviş Zaim: Yok çünkü dünyada dengeler çok değişti. Dünyada fikirlerin battığını gördük. İnsanları heyecanlandıracak büyük akımlar eskisi gibi yok. Festivallere bakıyorlar. Çok DVD izliyorlar, çok DVD izleyince kafaları karışıyor.Bir de beni rahatsız eden bir şey var. Bunu affınıza sığınarak söylemem lazım; senaryolar. Bir adam köyüne döner ve köyünde kendisiyle ve geçmişiyle hesaplaşır. Artık bunlar bitsin. Minimalist dilde bunu çekiyorlar. Ya yapmayın Allah'ınızı severseniz yapmayın.(Sürecek)




